logomeb logonds NDS anaokul NDS ilkokul
giriş sayfası
giriş sayfası
français
français
oturumunuzu açınız
oturumunuzu açınız
Sosyal Etkinlikler > Etkinliklerimiz >
NDS Öykü Yarışması 3.sü Zeynep Altunal’ın öyküsü

Etkinliklerimiz


ERİYEN KARTOPU

Aylar sonra ilk defa buluşacaktı onunla.. Evde çok zaman yitirmişti hazırlanırken.. Üst baş hazırlığından söz etmiyorum. Kendini hazırlıyordu. Her zamanki gibi, son saniyeye bırakmıştı. Heyecanlıydı. Aceleyle evden çıktı. Ana yola yürüdü, elini kaldırdı, araçlardan birine durmasını işaret etti, araç durdu, içine bindi, istikameti belirtti ve şoförün ayağını debriyajdan kaldırmasıyla birlikte, kafasını kaldırıp yola baktı. Pişmandı.

Parçalı bulutlu bir kış günüydü. Güneş arada sırada çıkarıyordu bedenini bulutlar arasından, ısıtır gibi yapıyor, sonra tekrar saklıyordu kendini uçan koyunların arasına. Rüzgar desen, insana kendini şizofren hissettirirdi. Bir vardı, bir yok. Öğleden sonra saatleriydi. Trafik tıkalıydı. Belki de genç adama öyle gelmekteydi, zira hayatı tıkanmıştı, evdeki banyo giderine kadar. Zaman kavramını yitirmiş gibiydi; arkadaşlarından öğreniyordu hangi çağda yaşadığını, eline tutuşturulan parti broşürlerinden anlıyordu yeni bir yıla girilmek üzere olunduğunu,uçmuştu, yitikti, terk edilmişti.

Ücreti ödeyip araçtan indi. Bir sigara yaktı ve yürümeye koyuldu. Düşünceliydi genç adam. Çok düşünceliydi. Para üstü kalsın demişti bir keresinde, o denli. Varması gereken noktayla arasındaki mesafe daraldıkça onun içi de daralıyordu. "Ne ki bu şimdi?" diyordu kendi kendine, "Ne b** yemeye buradayım ben, ne yapıyorum?" gereksiz sorulardı bunlar, farkına varması çok zamanını almadı. Kendini hasta ziyaretine giden biri gibi hissetti. Daha iyi düşününce gördü gerçeği. Doktora giden bir hastaydı..

Adımlarını sıklaştırıp köşeyi döndü, hiç sevmediği o mekan karşısındaydı işte. Şans eseri açılmış bir yer olduğu çok barizdi, pat diye konmuştu o sokağa. Onunla orada buluşmaktan hoşlanmazdı. Sıcak çikolatayı suyla yapan rezil bir kafeydi orası. Ama kıramazdı işte. Nasıl kırsındı? O surat ifadesine nasıl hayır desindi. Paramparça olmaya çok müsait bir mozaik gibiydi, riske atamazdı. İçeri girdi, onu gördü.

- Merhaba.

- Hoş geldin.

İki sıcak çikolata sipariş ettiler. Bir süre havadan sudan konuştular. Havadan sudan konuştukları görülmemişti. Kendini bir Rus sirkinin ortasında muhasebe hesapları yapmaya çalışan bir tüccar gibi hissetti. Kötü bir histi bu. Sıcak çikolatanın damağında bıraktığından çok daha kötü.

- Eee nasılsın bari? Tüm bunlardan sonra.

- Bıraktığın gibi işte. Standart.

Genç adam bu dört kelime ve iki noktalama işaretiyle söylemek istediği her şeyi söylemişti. Terk edilişin nasıl etkilediğini, sıradanlık kavramının geldiği noktayı, hâlâ ona aşık olduğunu...

- Standart? Tabii standart. Evet sen ve standardın.

- Sen nasılsın? Mutlu musun yeni arkadaşınla?

En beklenmedik yerde koymuştu lafı. Nefret ediyordu ondan. Ona aşık olmaktan belki, çok basit bir şarkı sözü gibi olmayacaksa.

- Gevelemem mi gerekiyor bu noktada?

- Hayır.

- Anladım, iyiyiz işte.. İyi.

- Hâlâ sana aşık olduğumu biliyor mu?

- Tahmin ediyordur.

- Hâlâ bana aşık olduğunu biliyor mu?

- Sanmıyorum.

- Anlıyorum.

Aşıklardı hâlâ birbirlerine. Bir alkoliğin içkisinin fiyatını bildiği gibi biliyorlardı bunu, gelecek zammı kestirebildiği gibi kestirebiliyorlardı da, "O da mı", "Evet o da." Ama birbirine sürttükçe yok olup giden iki kartopu gibiydiler her zaman. Faydası yoktu. Bitmeliydi bu terminatör ilişki. Onlar bitmeden, hâlâ bir başkasına aşık olma şansları varken bitmeliydi. Öyle de olmuştu.

Malzemeleri tükenmek üzereydi. Okuldan, aileden, politikadan ve müzikten konuşmuşlardı. Hatta müzikten sonra bir ara, konu tekrar okula dönmek üzereydi ki, genç adam bastı frene. İkisi birden ön cama yapışırcasına fırladılar koltuklardan, anladılar, hiç olmadıkları kadar başkalarıydılar. Neticede konu duvarlardaki hiç var olmamış noktalara geldi. Tabii bunlardan konuşarak değil susarak ve "inceleyerek" bahsettiler. Bu bahsi kapamak gerekiyordu.

Kız, çocuğun hiç tanımadığı bir başkasıyla beraber uyuyordu bazı geceler artık . Buna pek aldırış etmiyordu çocuk. Bu konuyu birkaç kez düşünmeye çalışmıştı. Ama her defasında vardığı nokta kafasındaki anatomik belgelerdi. "O herif"in asla bunları elde edemeyeceğinden emin, huzurlu bir şekilde ya bir sigara yakıyor ve keyifleniyor, ya da "Kadınların anatomisi üzerine ketçap mayonez koyulur mu?" benzeri saçma bir sorgulamayla yüz yüze geliyordu. Hem kendisi de öyle yapıyordu. Kendini tanıyamaz hâle gelmişti. Belki yalnızdı uyurken; ama fark etmezdi. Zaten yatağı tek kişilikti.

Yaklaşık yarım saat boyunca öylece hareketsiz durdular, duvarlara ve tavana baktılar. Jeofizik üzerine biraz birikimleri olsaydı "Şikayetleriniz için" kutusuna "Bu yapı yıkılmak üzere ve ben karşımda oturan kişiye hâlâ aşığım" benzeri bir not bırakabilirlerdi. Boşunaydı tüm bu kasılma seansı. Yan yana değillerken daha çok seviyorlardı birbirlerini. Her zamanki gibi sona eriyordu bir şeyler. Kar topları bitiyordu gene.

Kızın telefonu çaldı. Açtı, kısa bir konuşma geçti, "Geliyorum." seçilebilen birkaç söz arasındaydı. Çocuk başını duvardan o yana çevirdiğinde kız sandalyesinin arkasından montunu çekiyordu. Giydi, çantasını aldı, “ Gitmeliyim, hoş çakal.” dedi ve gitti. Bu kadar ani bitmişti her şey, bu yazı kadar boşuna yazılmıştı birbirleri üzerine hayatları bir zamanlar, bu kadar aceleyle ayrılmışlardı bir kez daha, ikinci kez. Buz kesmiş sıcak çikolatasını bitirdikten sonra çocuk da kalktı, hesabı ödemek için kasaya gitti, dileğini belirtti. Adam saman bir kağıt parçası çıkardı, çocuğa doğru çevirip üzerine çizgi çekilmiş “X” işaretini gösterdi, “Ödenmiş.” dedi. Her şey fazlasıyla açıktı. Adama "Bugün günlerden ne?" diye sordu, çıktı.

Hazal Zeynep Altunal