KIRMIZI MORGAN
Kocaman bir Cadillac girdi bu her haliyle 80’lerden kalan ama geçmişiyle yaşayan insanlardan yoksun, sessiz, eski sahil kasabasına. Buraya o kadar ait değildi ki, her şeyiyle dikkat çekiyordu. Yıllardır boş olan bir evin önünde durdu. Güzelce, genç bir kadın indi arabadan. Uzun uzun eve baktı. Tanıdık bir yüzdü. Yanındakilere baktı, tekrar eve baktı, gözleri doldu. Az kalsın bulamayacaktı çocukluğunun kahramanı, en güzel günlerinin kanlı canlı kanıtını. Komşularının eskimiş kırmızı Morgan’ından tanımıştı evi. Ne garip her şey silikti de o araba o kadar canlıydı ki yıllar sonra bile. Evin, arabanın, sokağın çağrıştırdıkları o kadar masum şeylerdi ki, o kadar masum bir çocuktu ki, masumiyetini kaybetmek olmuştu yaşadığı şokların en büyüğü. ”Kan ter içinde uykularından uyanmaya, olur olmaz yere gözleri dolmaya başlayınca” anlamıştı herkes. Anlamışlardı da bir şey dememişlerdi, diyememişlerdi, inanmamayı tercih etmişlerdi. O da bir kağıda iki cümle yazıp veda etmişti; eve, kırmızı Morgan’a, küçük sahil kasabasının komik sakinlerine, bildiği tek hayata veda etmişti. Vedası istediği gibi olmadıysa da olmuştu işte. Masumiyetine veda edeliyse uzun zaman olmuştu.
Verandadaki sandalyeye oturdu. Ne kadarda sessizdi. Yanındakilere baktı. Yalnız yapmalıydı. Gözüyle işaret edip arabaya yolladı. Adam elini sıktı, oğlan bir öpücük kondurdu ve gittiler. Şimdi tekrar merhaba demeliydi bildiği hayata, aslına, geçmişine tekrar merhaba demeli belki de barışmalıydı artık. Gülümsedi. Hayatı bir yanlış anlamayla ne hale gelmişti? Şimdi o eve tekrar girmeli, her şeyi halletmeliydi. Yıllar önce öldürdüğü adamın, yıllar sonra yapılan cenazesine gelmişti. Usulca kapıyı çaldı. Küçük bir kız çocuğu açtı kapıyı. Beklenen misafir olduğu belliydi. Bu o olabilir miydi? Gerçekten bir yeğeni olmuş muydu? Geçmişine dair en büyük iki pişmanlık, en büyük iki sevgisinin meyvesi miydi karşısında duran sevimli kız çocuğu? Kimdi o? Peki kendisi kimdi ki bu evin kapılarından tekrar giriyordu. Kimdi o? Katil ve kurban. Belki de hiçbiri. Bir cinayet işlemişti, belki de pek çok cinayet. Nasıl olsa ipuçlarını temizlemişti hafızası. Bir cinayete kurban gitmişti ya da pek çok cinayete. Katillerinin yüzü netti, isimlerindense acı hatıralar kalmış sadece. Binlerce kelime, onlarca cümle düğümlenmişti boğazında. Hep susuyordu konuşması gereken yerde, dilini tutamıyordu konuşmayacağı yerde. Anlatacağı onca şeye rağmen kelimeler düğümleniyordu boğazında. Anlaşılmak istemiyordu belki de. Kuru bir ‘Başın sağ olsun’ la geçiştirilemezdi bu karşılaşma. Annesinin sesini duyar gibi oldu, ablasınınkini, nadiren de babasınınkini; mutluluk zamanlarına ait buğulu sesler.
Evin kokusunu içine çekti. Ne kadar da özlemişti. Annesiyle ablasını gördü. Üç kadın. Koca bir ömürden, mutlu günlerden kalan, hala hayata meydan okuyan, birbirine miras üç kadın. Bakmaya doyamadılar, birbirlerine sarılmaya, ağlamaya doyamadılar. Masumiyetlerine, geçmiş mutlu günlerine tekrar merhaba dediler. O nota elveda derken, kaybolmuş onca yıla gülümsediler, yok farz etmeyi tercih ettiler, en büyük pişmanlıklarını, en büyük hatalarını, en zor günlerini, hayatlarının yirmi yılını yok farz ettiler. Mutlu oldular mı? Bir şekilde hayata tutundular. Hayata dahil değil de hayata dair oldular. O gün iki kadın canlarının yarısının yaşadıklarını hayretle, ağlayarak, gülerek, kendilerine kızarak, “ona” kızarak, her kelimede daha da çok pişman olarak dinlediler. Gelmişti ya yeterdi onlara. Bu bir son olamazdı. Olmamalıydı. İkisi de dayanamazdı canlarının yarısını tekrar kaybetmeye. Ama o kalamazdı. Eskisi gibi değildi hiçbir şey. O da eskisi gibi değildi artık. Konuşmanın ortasında durdu. Merdivenlerden indi. Kapıyı çekti. Arabasından oğlunu aldı, ufak da bir çanta. Çantanın yanında duran silaha baktı. Kırmızı Morgan’a, oğluna tekrar baktı. Kararlıydı. Oğluyla çıktı bu sefer merdivenleri. Annesine döndü. Kendi oğlunmuş gibi bak anne, sen büyüt dedi. Oğlunun alnına bir öpücük kondurdu. Sarıldı. Kokusunu içine çekti. Arkasından bakan şaşkın gözlere, oğlunun sorularına aldırmadan yavaş yavaş indi merdivenlerden. Ağlamadı. Yıllar önce söz vermişti göz pınarlarına. Kapıyı açtı. Geriye bakarsa yapamazdı. Bakmadı. Arabasına bindi. Yanındaki adama baktı. Bir sigara yaktı. Şimdiden özlemişti oğlunu. Belki de şimdiden pişmandı. Ama o kadar günah içindeki tek masumiyeti korumalıydı. Hayatta hiçbir şeyi doğru yapmamış olsa bile bunu yapmalıydı. Adam sordu: “Kaçta alacağız Deniz’i?” Kadın sustu. Oğlunun ismini bile söylemeden gitmişti. Söylemesindi zaten. Bu çocuk yaşamalıydı, mutlu olmalı, anne babasının sahip olamadığı her şeye en çok da masumiyete sahip olmalıydı. Hayatında kendinden emin olduğu tek bir şey varsa eğer o da bu karardı. Zamanı gelmişti. Dur diye bağırdı. Durdur arabayı. İn arabadan. Adam bir şey anlamadı. İndi. Kadın silahı çıkardı. Adama doğrulttu. Bu sefer ıskalamayacaktı. Ve o an kurtuldu bütün günahlarından, en azından öyle olduğuna inandı. Sonra kendisine doğrulttu silahı. Ve…
İşte o an başladı asıl hikaye. Apolitik bir evin en politik çocuğuydu. Mülayim kasaba halkının en isyankarı. Hayatta en çok ablasını sevdi. Yıllar sonra hayatının dönüm noktalarında bile hep sadece onu özledi. Hayatı hiçbir zaman kendine ait olmadı. Başkalarının hayallerini, başkalarının hayatlarını yaşamak istedi hep. Hayatta en çok kendi yapabileceklerinden korktu. İsyankar kelimesi onun için çok ağırdı. Sadece hayalleri yapabileceklerinin çok üstündeydi. Buydu onu isyankar yapan. İlk isyanı da ablasına olmuştu. Hayatta en büyük zararı hep en sevdiklerine vermişti; en çok da ablasına. Bir adam iki kardeşe fazla gelmişti. İlk ve tek aşkı, eniştesi kitaplar alırdı ablasına. Ablası okumaz bir kenara atardı. Oysa o, her kelimesini sindirerek defalarca okurdu. Kitapları okurken sevgisiyle beraber politikaya olan ilgisinin de arttığını fark edememişti. En başında, yani sevdiği adam eniştesi değilken annesi fark etmişti her şeyi. Herkes fark etmişti de bu küçük, sevimli kızın yapabileceklerinden habersizdiler. Sevgisi biter dediler, bitmedi, bu zamanlar geçer dediler, geçmedi, bu kız gitmez kalır dediler, gitti ve geri dönmedi. Nasılda gün geçtikçe büyüyordu sevgisi. Gözü o kadar kördü ki ablası sevdiği adamın ismini söylediğinde bile bir başkası sanmıştı. Öğrenmesiyse çok daha farklı olmuştu. Büyük aşklar yaşanmazdı bu kasabada. Aileler uğraşır, eş adayını bulur, seçerlerdi, sıradan bir ‘evet’ le değiştirirlerdi hayatlarını. Aslında hayatlar da öyle kolayca değişmezdi bu kasabada. Bir kısırdöngü vardı ve bunu bozmaya çalışanlar sindirilmezdiler de, yok sayılırlardı.
Zaman hızla ilerliyordu. Düğün yaklaştıkça eniştesiyle daha da yakınlaşıyordu. Bu yakınlık ikisini de çok korkutuyordu. Her gün üçü buluşuyorlardı. Eniştesiyle saatlerce konuşuyorlar, ablası da hayretle dinliyor –muş gibi yapıyordu. Yine böyle bir gün konuşmanın en hararetli yerinde ablası gitti. İlk defa yalnızdılar, düğüne iki gün vardı ve ikisi de çok korkuyorlardı. Konuşmaya devam etmeye çalıştılar. Adam durdu. “Seni seviyorum” dedi. Cevap vermedi. Ablasına bunu yapamazdı. Adam devam etti: “Senin de beni sevdiğini biliyorum.” Kız sustu ve gitti. Düğün günü gelmişti. O günden sonra hiç konuşmamışlardı. Muhteşem enişte-baldız ilişkisinin son bulması herkesi şaşırtmıştı ama düğün telaşından kimse bir şey dememişti. Bu kasabada en kolay bulunan şey bahaneydi. Aslında herkes farkındaydı onun da eniştesinin de içindeki fırtınaların. Ama buralarda böyleydi. Farkındaysalar bile geçiştirirlerdi. Farkındalıklar pek sevilmezdi. Herkes farkındaydı da ablası, o saf iyi ablası hiçbir şeyin farkında değildi. Tek seçenek kalmıştı. Ölüm. Düğünü izleyemezdi, dayanamazdı buna. Yokluğunun fark edilmeyeceğine inandığı bir anda çıktı düğünden. Eve gitti. Babasının saatlerce anlattığı kahramanlıklarının en büyük tanığını, silahı duvardan aldı. Kurşunu yerleştirdi. Silahı cebine attı. Önceden yazdığı mektubu yırtıp attı. Bir kağıda iki cümle yazdı. Ablasını sevdiğini ve üzgün olduğunu, onun için her şeye değeceğini belirten mektup yerine onları suçlayan iki cümle yazıp bıraktı. Ondan biraz olsun nefret edebilsinler diye. Böylesi daha iyiydi. Belki biraz daha arabesk ama daha iyi. Bilemezdi ki yırttığı mektubun yapıştırılıp her şeyin açığa çıkacağını. Ailesinin yıllarca onu arayacağını bilemezdi. Kendine göre suçluydu. Bu yeterliydi. Evden çıktı. Her şey başladığı yerde, kırmızı Morgan’ı çaldıkları gece gittikleri uçurumda bitecekti. Önce kafasına sıkacaktı kurşunu, ölümü kesin olsun diye. Sonra uçurumdan aşağı bırakacaktı kendini. Denizlerde yaşayacaktı ruhu. Kararı kesindi. Kendinden emin adımlarla yürümeye başladı. Takip edildiğinin farkında bile değildi. Uçuruma gelince bir ses duydu. Her şeyi değiştireceğine inanan bir ses. “Dur” dedi. “Gitme”. Gideceği yerin neresi olduğundan haberi bile yoktu muhtemelen. “Yapamam Rüzgar ”dedi “Bunu ablama yapamam.”.”Ablan için bize mi kıyacaksın?” Nasıl olduysa bir an gözünü kararttı “tamam” dedi.”Ama nasıl?”.”Bir gidelim de gerisi gelir.” “Hemen mi? Hiçbir şey almadan, hiçbir şey demeden, öylece hemen mi? ”Evet, hemen şimdi.” Sarıldılar. Ve o an kırmızı Morgan’ı gördü. Ne işi vardı orada? O Morgan severdi, ablası Cadillac. Bir gün, babasının yine onu kovduğu ve ablasının onu gizlice içeri aldığı yüzlerce günden herhangi birinde gözyaşları dinmek bilmeyen kardeşi için komşularının kırmızı Morgan’ ını çalmıştı ablası. Aslında hiç ablasına göre bir şey değildi bu. O asla çalmazdı, asla evden kaçmazdı, asla kavga etmezdi ama konu kardeşi olunca her şeyi yapardı o. O gece o kadar eğlenmişlerdi ki. Gecenin sonunda Rüzgar da gelmişti. Çok sonraları anlamıştı bu fikrin ablasından çok Rüzgar’a ait olduğunu. O gece Rüzgar’ı ilk görüşü ve aşkı ilk hissedişiydi. Eve döndüklerinde ablası bütün suçu üstüne almıştı ve aylarca evden çıkamamıştı. Nerdeyse bütün yazı evde geçirmişti. Rüzgar’la mektuplarını da aylarca o taşımıştı da bir kere bile şüphelenmemişti. Onun için Rüzgar’ı görmek yeterliydi. Rüzgar için de aynı şeylerin geçerli olduğunu çok geç anlamıştı. Kısacası o gece sadece kendi ve Rüzgar’ın yararına olmuştu. O gece, aylar sonra yine bir sonbahar gecesi kırmızı Morgan ablasının işine yarayacak ve onu kaçmaktan vazgeçirecekti. “Gelemem” dedi. Bunu ablama yapamam.”Geleceksin”. ”Zorlama, yapamam.” Adam kolundan çekip arabaya bindirmeye çalıştı. Kız itti, kaçmaya çalıştı. Adam zorladı. Silahını çıkardı. Niyeti tetiği çekmek değildi, olamazdı da. Adam üsteledi. Kız itti. Adam devam etti. Kadının eli tetiğe gitti. Yapmak istemedi. Yapamazdı ki. Adam devam etti. Kadın dur dedi çekerim tetiği. Adam durmadı. Kadın korkulanı yaptı. Tetiği çekti. Adam yere yığıldı. Ne gördüklerine ne yaptıklarına inanabildi. En çok da koktu. Birini öldürmüş olmaktan çok gaflet anında yapabileceklerinden korktu. Bir cinayet işlemişti. Belki de pek çok cinayet. Katildi artık. Kurbanının yüzü netti. Yaşayıp yaşamadığına bakmak aklına bile gelmedi. Kaçtı. Arkasına bakmadan belki saatlerce koştu. Bulunamayacağına inandığı an durdu. İnanamadı olanlara, yok farz etti. Ne olabilirdi ki. Tabi ki unutabilirdi. Unutmak o kasabada en iyi öğretilen şeydi. Koşmaya devam etmek istedi. Yapamadı. Durdu. Bir duvar köşesine oturdu. Saatlerce belki de günlerce ağladı. Doğan güneşe bakmaya yüzü yoktu. Yıllardır ağlamadığını fark etti. Düşünmedi. Sadece ağladı.
Ağlamaktan güçsüz düştüğü anda da uyuya kaldı. Uyandığında her şeyi unutmaya söz vermişti. Öyle de yaptı. Uyandığında tek hissettiği şey açlıktı belki de biraz yorgunluk. Katillik böyle bir şey diye düşündü. Hayatında ilk defa kasabadan uzaklaşmıştı. Gelen bir otobüs gördü. Şoför nereye gidiyorsun dedi? Siz nereye gidiyorsunuz? İstanbul. Gideceği yer belli olmuştu çoktan. İstanbul’a gidecekti. Beş kuruş parası yoktu. Bir ay otobüste muavinlik yaptı. Sonra İstanbul’daki hayata dahil olmaya çalıştı. Bir süre sonra yeniden aşık olduğunu sandığı adamla tanıştı. Biraz eniştesi sayesinde okuduğu kitapların, biraz da bu adamın etkisiyle politik çalışmalara katıldı. Kısa sürede Şişli Bölgesinin sorumlusu oldu. Hayatta hiçbir şeyde başarılı olamadığını düşünerek yanılmıştı aslında. Bu işte çok başarılıydı. Her gün görüşmeler yapıyor, tartışıyor, kafa yoruyor, yeni ve kendi kaleminde insanlar tanıyordu. Bu tam da ona göre bir şeydi. O küçük sahil kasabası hep eksik gelmişti ona. Onu tamamlayan burasıydı. Ama burada da bir şeyler eksikti. Düşünmemeye çalıştıkça aklından çıkmaz hale gelmişti.
Politik çalışmalarını sürdürürken, nihayet 1 Mayıs gelmişti, kanlı 1 Mayıs. O da orada olacaktı, en ön saflarda. Sloganlar başladı. Ve silahlar. Herkes kaçarken, etraf kana bulanmışken, yüzlerce insan nedensiz öldürülürken o kıpırdayamadı bile, olduğu yerde kalakaldı. Silahların patladığı başka bir geceyi düşündü. Etrafında başka cesetler varken bile o sadece hayatının tek aşkının cesedini gördü. Arkadaşları kollarından çekiştirdi. Gidemedi. Konuşamadı da. Bacakları felç, dili lâl olmuştu. Polisler geldi. Belki aylarca işkence gördü. Ölemedi de. Ağzından tek bir laf bile çıkmadı. İşkencecisinin ablası olmasını umdu. Belki kendini affettirebilirdi. Saçmaydı, çok saçma. Ama bunu hak ettiğine inandığını düşündüren tavırlarını, işkencelere karşı verdiği o naif tepkileri sadece bu açıklayabilirdi. Ama bu naif tavırlarının bir gün işkencecisini teftişe gelen adamı etkileyeceğini nereden bilebilirdi ki? Onu bu durumdan kurtaran da o adam oldu. O bunu çok sonraları öğrendi, evlendiği adamın arkadaşlarının katillerini denetleyen adam olduğunu, işinin işkenceleri onaylamak olduğunu, kendi kurtarıcısı ama birçok arkadaşlarının cellatı olduğunu ve bundan utanmadığını bilakis gurur duyduğunu çok sonra öğrendi. Hayatta inanacak hiçbir şeyi kalmadığında bir mucizeye inanmak ister her insan ve o mucizenin aslında bir bela olduğunu asla anlayamazlar. Anlasalar da inanmazlar. İnanmak için somut bir kanıt isterler. Artık somut bir kanıt vardı. Ama kucağında bebeği, iyi olması için çaba sarf ettiği bir evliliği, iyi bir işi vardı. Her şeyden vazgeçebilirdi de oğlundan vazgeçemezdi. Aylarca ne yapacağını bilemez bir halde dolaştı. Bildiği her şey yok olmuştu. Bildiği üç hayat vardı. İkisi yok olalı çok olmuştu. Bildiği son hayattaysa oğlu vardı. Onun mutluluğunun her şeyden önemli olduğuna karar verdi. Bu hayatı koruyacaktı. Boşanırsa oğlunu da elinden alırdı adam. Buna dayanamazdı. Yeni bir hayata başlamaya gücü yoktu zaten. Ölüm de kaçış değildi. Bunu bir kere denemişti. Oğlu olmadan ölümün de anlamı yoktu. Düşüncelerinden çok korkuyordu. Kendinden çok korkuyordu. Her şeyi anlatmak istiyordu. Oğlu bunun için çok küçüktü, ablası da yoktu. Ne yapacağını bilemez halde dolanıyordu ortalıkta. Bir sırdaşa ihtiyacı vardı. Böyle bir kavramdan o kadar habersizdi ki. Yıllarca her şeyini sadece ablasına anlatmıştı. Kasabadan ayrıldığındaysa kimseye güvenmemişti. Tam da ihtiyaç duyduğu bir anda eski devrimci arkadaşlarından biri aradı. O da kurtulmuştu. O da devrimcilik yıllarına ihanet etmişti. Onun da bir dost eline ihtiyacı vardı. Bir süre sonra ona itiraf etti her şeyi, hatta cinayeti. O kadar içten, o kadar gerçekti ki hissettikleri, o sahte hayatında ne kadar da yalnız olduğu, hayatı boyunca kimseye güvenemediği o kadar belliydi ki. Kadın bunları ona anlattığı için özel hissetti kendini, onun için bir şeyler yapmak istedi. Anlattıkları eksik gelmişti kadına. Araştırmaya karar verdi. Kasabaya gitti. Kimliğini açıklamadan ablasıyla konuştu, her şeyi öğrendi. Aslında oraya gittiğinde kardeşini tanıdığını asla söylememeye söz vermişti. Ama o kadar etkilenmişti ki bu hikayeden, bu büyük, abla kardeş sevgisinden. Giderken ablasına söylemeye karar verdi. Sadece bir mektup yazmasını istedi ve onu getireceğine söz verdi. Dönüşte ablasından bir mektup ve bir ölüm haberiyle gelmişti. Eniştesi ölmüştü. Bir hafta önce ölmüştü. Ne hissettiğini anlayamadı, garip bir boşluk hissi.
Sevdiği adam ölmüştü. Ama katili o değildi. Yıllarca onu her adımında takip eden suçluluk duygusundan kurtulmuştu. O yaşıyordu. Yani yaşamıştı. Yani ondan sonra da bir hayatı olmuştu. Ne fark ederdi ki, artık yoktu. Eğer fırsatı olsa neler söylerdi ona. Peki ablası ne yapmıştı evlenmiş miydi onunla? Mutlu olmuşlar mıydı acaba? Onu aramışlar mıydı? Onu özlemişler miydi? Bir süre kendine gelemedi. Keşke dedi keşke dönseymişim oraya. Keşke gitmeseymişim. Hep mucizelere inandım. En umutsuz anımda bile her şeyi unutup yeni bir hayata başladım. Oysa her şey ne kadarda anlamsızmış. Kendime yakıştırdığım sıfatlar aslında yokmuş. Hayatımı bir yanlış anlaşılmayla mahvedecek kadar eksik, bir mucizeye inanacak kadar acizmişim. Hızla mektubu okudu. Ablası onu çağırıyordu. Babası yıllar önce ölmüştü. Üzülmedi. Babasının onu sevmediğini düşünürdü hep o yüzden kocasından en büyük beklentisi oğullarını sevmesiydi. Peki ya oğlu? Oğlu bir mucizeydi, korunması gereken bir mucize. Okumaya devam etti. Eski evlerinden taşınmışlardı. Onsuz o evde yaşayamazlarmış. Onu çağırıyorlardı. Her şeyi affetmişlerdi. Arkadaşının anlattıklarından sonra onu değil eniştesini suçlu buluyorlardı. Onu suçlu buldukları dönemde bile onu özlemeyi, düşünmeyi, sevmeyi durdurmamışlardı. Gel diyordu ablası. Gel her şeye yeniden başlayalım. Emindi ablasının onun mutsuzluğunu hissettiğine. Kucak açıyordu ona. Yaralarını sarmak istiyordu. Ama o yapamazdı. Bu iyiliği hak etmiyordu. O an ölmek istedi. Sadece ölmek. Artık en sevdiklerine zarar vermemek. Oğlu geldi aklına. Artık yalnız kalmazdı ki. Bir ailesi vardı artık. Ablası kendi çocuğu gibi bakardı ona. Çocuğu olmuş muydu acaba? Oğlu ve kocasını alıp gitmeye karar verdi. Planı belliydi.
Silahı kendine doğrulttuğunda geçmişini düşündü. Masumiyetini, aşkı düşündü. Nasıl bir şeydi aşk. Sevginin üstüne geçmeli miydi? Bilemedi. O aşkı ve sevgisi uğruna ölmeyi tercih edenlerdendi. Salak olduğunu düşündü. Belki yanıldı, belki de haklıydı. Belki o gün aşık olduğu adamla kaçsaydı mutlu olacaktı. Ya da kaçtığı gece oradan ilk geçen otobüs İstanbul değil de İzmir otobüsü olsaydı ya da o 1 Mayıs günü hasta olsaydı da gidemeseydi. Ne kadar şanslı olduğunu düşündü. Kendi gibi bir fiyaskoya bile ne yüce sevgiler vermişti hayat. Hayat ona oğlunu vermişti. Hayat ona ablasını vermişti.
Yine uçurumdaydı. Her şeyin başladığı yerde ve biraz geç de olsa bitmesi gereken yerde.
SILA BAYAZIT 2FENA 696


