YENİ BİR BAŞLANGIÇ YAPMANIZA YARDIMCI OLABİLİRİZ!
Bir Salı sabahı uyandığımda Tanrı yoktu. Evet, ne matematiksel olarak kanıtlamıştım bunu, ne de tüm insanlığın dikkatini çekecek bir teoriyle. Ama emindim ki Tanrı yoktu. Hiçbir zaman da var olmamıştı. Bunu fark etmek beni çok da şaşırtmamıştı açıkçası. Olayların tesadüfler silsilesi olduğu olgusu çoğu kimseyi derinden sarsmazdı. Dünya benim için anlamını da yitirmemişti. Aksine belki de daha insansı, biraz daha sevimli görünmüştü gözüme.
Yüzümden bir bilim adamının ilk icadını yaptıktan sonra hissettikleri okunabilirdi. Yalnız, biraz da binlerce yıldır kandırılmış olmanın verdiği acınası ironi. Ben ki koyu Müslüman sayılabilecek bir ailenin çocuğu, sorgulamayı pek de bilmezdim. Umurumda da değildi derin düşünceler, sorgular, sualler. Salı sabahı olanlar benim için daha çok bir tersine “nirvana” idi. Tanrıya değil tanrısızlığa ulaşmış olmanın verdiği garip zafer sevinciyle yataktan kalktım.
Bugünün diğer günlerden hiçbir farkı yoktu. Yine aynı çok sevdiğim tereyağlı tostu yiyip, çayımı içecektim. Sonra da nefret ettiğim işyerime, nefret ettiğim lacivert takımımla gidecektim.
Mutfağa gidip kahvaltı hazırlamaya karar verdiğimde saat neredeyse 9’du. Anneannemin 40’lı yıllardan kalma radyosu yemek hazırlarken bana cızırtılı sesiyle neşe verirdi. Ben de aynı saatte, her sabah dinlediğim frekansı ayarladım:
“SEN TANRININ REDDEDİLMİŞ KULU! SÜRÜDEN ÇIKMIŞ KARA KOYUN!”
Suratım bir anda bembeyaz kesilmişti. Radyoda yankılanan adamın sesi mutfağı doldururken öfkeyle uzattığı “ilahi” parmağını göğsümde hissediyordum. Ve tam o anda tüm vücudumu dolduran, tüm sinirlerimi ele geçiren, beynime hükmeden bir gülme isteğiyle yere oturdum. Gözlerimden yaşlar geliyordu: “korkmana gerek yok çünkü Tanrı diye bir şey yok, her şeyin ne kadar da tesadüfî olduğunu göremiyor musun?” dedim kendi kendime. Tam o anda kapı çaldı.
Kapıyı açtığımda karşımda 20’li yaşlarında bir genç kız ve bir genç oğlan duruyordu. Adeta çağımızın 200 yıl gerisinde bu iki insanın duyguları da kıyafetleri kadar donuktu. Ne istediklerini sorduğumda aldığım cevap o günkü buluşum ve ruh halime bakacak olursak trajikomikti:
Merhaba, biz Yahova şahitleriyiz. Bedava İncil dağıtarak misyonumuzu açıklıyoruz. İlgilenirseniz beş dakika konuşmamız mümkün mü?
Tanrının olmadığından çok emindim ama yine de Yahova şahitlerini içeri buyur ettim.
Buyurun lütfen, çay almaz mısınız?
Sağ olun efendim… Hım… Hiç Hıristiyanlıkla ilgili araştırma yaptınız m Gülümseyerek başımı salladım. Sandalyemden doğruldum ve bir politikacının kendinden emin tavrıyla söze girdim. Çok durgun, çok anlaşılır ve çok tarafsız bir şekilde şöyle dedim:
Tanrı yok; yaklaşık iki saattir eminim ki o hiç var olmadı.
Nasıl yani? Yüce efendimiz Tanrımız ve onun oğlu kurtarıcımız yüce İsa’nın var olmadığını mı söylüyorsunuz? Bizim ibadet ettiğimiz, güvendiğimiz, şükrettiğimiz varlıkları ret mi ediyorsunuz? O zaman sizle çok açık konuşalım; “SİZ HİÇBİR ŞEYİN FARKINDA DEĞİLSİNİZ”
“Hep aynı klişe diyaloglar” diye düşündüm içimden. O kadar kesindi ki o Salı Tanrı’nın yok olduğu hatta o Salıya kadar hiç var olmadığı…
Yahova şahitleriyle tartışmaya girişmek istemiyordum. Henüz insanlığın bu gerçeği algılaması düşünülemezdi. Bunun getireceği kaosu düşündükçe içimden gülmek geliyordu. Bu düşüncelerle oyalandığım sırada telefon çaldı. Ahizeyi kaldırdım ve genç bir kadın sesinin söyledikleri az kalsın beni kahkahalara boğacaktı:
İyi günler, çok iyi bir fırsatla karşınızdayız. Elmalılı Hamdi Yazır’ın üç ciltlik Kur’an-ı Kerim mealini sadece elli liraya satın almaya ne dersiniz?
Tabii.
Tabii ki alacaktım. Olmayan bir dinin olmayan bir Tanrı’nın pazarladıklarına kim hayır diyebilirdi? Telefondaki kadına adres bilgilerimi verdim ve kitabın bizzat kendisi tarafından getirilip getirilemeyeceğini sordum. Mümkün olmadığını tedirgin bir biçimde söylediğinde aslında dinin onu pek de ilgilendirmediği, para kazanmak için bu işi yaptığını söylediğini duyar gibiydim.
Salona, Yahova şahitlerinin yanına döndüm. “Nerede kalmıştık gençler?” dedim.
Siz yanlış bir yoldaydınız efendim, siz umudunuzu kaybetmiştiniz, siz sürüden kopmuştunuz.
Ah evet. Bir anlamda doğru söyledikleriniz.
Biz yeni bir başlangıç yapmanıza yardım edebiliriz.
“Yeni bir başlangıç” bu lafı on senedir her gün duymak ona karşı antikor geliştirmemi sağlamıştı. Hatta bu lafı her gün söylemek;
“ Depremde eviniz mi yıkıldı? Yeni bir başlangıç yapmanıza yardımcı olabiliriz. Kötü bir evlilikten yeni mi kurtuldunuz? Yeni bir başlangıç yapmanıza yardımcı olabiliriz. Farklı bir ülkeden mi geldiniz? Korkunç bir araba kazası sonucu felç mi geçirdiniz? Sadık köpeğiniz Boncuk mu öldü? Bir işiniz, bir eviniz, bir hayatınız mı yok? SAĞLAM SİGORTA ile yeni bir başlangıç yapın!”
Yahova şahitlerini sessizce inceledim. Gözlerini utangaç bir ifadeyle yere indirdiler. Elleri masanın altında kenetlenmiş, yüz ifadeleri donuktu. Onlar yeni başlangıçlarına ahrette yapmaya karar vermişlerdi.
Size inanmak isterdim ama bugün biliyorum ki Tanrı yok ve umarım yakında siz de bunu anlarsınız.
Şahitler yüzlerinde hiç de ikna olmamış fakat üzülmemiş ve kızmamış bir ifadeyle kapıya yöneldiler. Ben de hiçbir şey söylemedim. Onlar kapıdan çıkarken kargo geldi. Paketi imzaladım ve açtım: “KUR’AN-I KERİM VE YÜCE MEALİ” yazısı hemen gözüme çarptı. Ya da gerçekten işe yarar bir pazarlama tekniğiyle gözüme sokuldu. Altın kocaman harflerle yazılmıştı ne de olsa. Günlerden pazartesi olsa kayıtsızlığa biraz yakın bir duyguyla “kutsal” olarak nitelendirebileceğim bu kitap Salı günü bana ne kadar da sıradan gelmişti.
İnsanların ger gün saatlerce olmayan birilerine yakınmaları, dua etmeleri ve bunun her gün her gün tekrarlanması… ALLAH’IM! Ne kadar da acınası bir durumdu bu. Ne kadar da “BEN” idi bu! Lacivert gömlek, gri pantolondu dua etmek ve tereyağlı tosttu dinler ve Tanrı sadece bir sigorta şirketiydi.
Düşüncelerimle böyle şiddetli bir biçimde boğuşurken gözüm duvardaki saate takıldı: 11.45, işe tam 45 dakika geç kalmıştım.
Sinirli bir halde çantamı aramaya gittiğimde mutfaktan boğucu bir yanık kokusunun geldiğini fark ettim. Her gün aynı saatte yaptığım ve yediğim tost, bugün, bu Salı kömüre dönmüş, tost makinesinde bir buçuk saat unutulmuştu.
Tostu çöpe atıp çay içmeye ve beş dakika sakinleşip patronuma sunabileceğim bahaneleri düşünmeye başladım. Çaydanlığı kaldırdım ve kaldırdığım anda çaydanlığın pek de sağlam olmayan kulpu elimde kaldı. Kaynar su da o nefret ettiğim lacivert gömleğin üstüne boşaldı. Yanmanın korkunç acısı ve rutin yaşantının bozulduğu anda hissedilen suçluluk duygusuyla o “ çok saygın gözüken” takımımı üstümden yırtarcasına çıkarıp yatağa fırlattım. Titreyerek yatağa girdim ve on yıl sonra ilk defa o çok nefret ettiğim işime gitmedim. Uyudum.
Ve Çarşamba sabahı kalktığımda Tanrı vardı.
BARIŞ ÜNSAL 92


