logomeb logonds NDS anaokul NDS ilkokul
giriş sayfası
giriş sayfası
français
français
oturumunuzu açınız
oturumunuzu açınız
Sosyal Etkinlikler > Başarılı Öğrencilerimiz >
Alara Çakmakçı’nın Öyküsü-Bir Varmış,Bir Yokmuşum

Başarılı Öğrencilerimiz


9E sınıfı öğrencimiz Alara Çakmakçı Suna Kıraç anısına VKV Özel Koç Lisesi tarafından düzenlenen Yabancılaşma konulu Öykü yarışmasına katıldı.

Öyküsü dereceye giren eserlerin olduğu kitapta yayımlandı.

Öğrencimizi kutluyor,başarılarının devamını diliyoruz.

BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞUM

Geceyi bir tül gibi örten sis, boğazın üstüne iyiden iyiye çökmüştü. Çalışmaya başlayalı epeyce olmuştu ve harfler yavaş yavaş karışmaya, satırlar birbiri üzerinden atlamaya başlamıştı. Omuzlarına varan dağınık kesimli bakımsız saçlarını toplayan sarı lastik tokayı tek bir hamleyle çıkartıp bileğine taktı. Kalemini bıraktığı an hissettiği ağrıyı biraz olsun dindirmek üzere arkasına yaslandı, kollarını iki yana açtı, hafifçe esnedi ve “Yorulmuşum…” diye mırıldandı.

Her gece sırası bile değişmeden yaptığı işler vardı Piraye’nin. Çalışmasını bitirir, arkasına yaslanır, yaptıklarına şöyle bir göz atar; daha sonra döşemesi yıpranmış ve çökmüş 1800’lü yıllardan kalma İngiliz çalışma koltuğunu usulca iter ve üzeri deri kaplı masası ile koltuk arasından süzülerek çıkar, yeşil şapkalı okuma lambasını söndürür ve odasının kapısını kapatırdı.

Fakat o akşam adını koyamadığı bir dürtü onu ta salonuna kadar sürüklemişti. Kocaman camların beyaz yağlı boyalı kenarları salonunu süsleyen Boğaz Köprüsü için adeta bir çerçeve görevi üstleniyordu. Her sabah kahvesini köprüye karşı yudumlar ve düşünürdü. “Milyonlarca insan, milyonlarca hayal, milyonlarca hayat. Ne acınası bir varlık insan. Tanrının denekleri belki de. Hepsinin yetişmesi gereken birer işleri, hiç tanımadıkları insanlarla yaşadıkları yapay ilişkiler, fütursuzca yaptıkları hatalar, söyledikleri yalanlar, ve inkar kabul etmez bir biçimde itaat ettikleri ‘zaman’.”

Mademki insan “zaman”la cezalandırılmış bir varlıktı Piraye’yi diğer insanlardan ayıran bu zamandı. O zamana itaat etmez, ona inanmaz ve yıllardır ona meydan okurcasına saat takmaz, hiçbir işini saate göre ayarlamazdı. Saliseler saniyeyi, saniyeler dakikayı, dakikalar saatleri, saatler günleri haftaları ayları ve en nihayetinde yılları kovalıyordu. Herkes birileriyle yarışıyor, bir şeye karşı koyma ihtiyacı hissediyordu. Bu ‘zaman’dı.

Yaşadığı hayatın yalnızca bir oyundan ibaret olduğu gerçeğini felsefe edinmiş, bu görüşe sıkı sıkıya bağlanmıştı. Eğlenmeyi sevmezdi, oyunlar ona göre değildi. Hayattan, dolayısıyla hayatın getirdiği bütün insanca duygulardan yoksundu. Sevmez, bağlanmaz, mutlu olmaz, hüzünlenmez, ağlamazdı.

Hiç arkadaşı yoktu, aslında arkadaşa ihtiyacı da yoktu. Çünkü arkadaşlık yalnızca çıkar ilişkileri üzerine kurulmuş, insanları beklentileriyle birbirlerine bağlayan bir kavramdı.

Zamana aldırış etmemesi ilk defa Kemal’in ölümüyle filizlenmişti. Piraye kendince, kendi kurallarıyla sevmişti Kemal’i. Bunu hiçbir zaman Kemal’e söylememiş hatta hissettirmemişti. Kuralı buydu, kimseye muhtaç olmamaktı, birine onu sevdiğini söylemek, teslimiyet değil de neydi? Hem zaten tam olarak sevdiğini de söyleyemezdi kendine bile. Kemal öldüğü vakit gözünden bir damla yaş dahi süzülmemişti. İnsanlar sevdiklerini kaybedince ağlarlardı. O ağlamamıştı, çünkü bunu nasıl yapacağını bilmiyordu.

Piraye’nin duygusallığı kendisinin bile bulamayacağı derinlerde gömülüydü. Yaşadığı hayal kırıklarını bir zırha dönüştürmüş ve insan kılığından çıkıp bütün duygularını kendi elleriyle gömmüştü. Güçlü ve yıkılmaz görünüşünün ardında, aslında oldukça zayıf ve aciz bir kadın vardı. Zamana inanmaması, ağlamaması, gülmemesi yalnızca bir zırhtı.

O akşam salonunda büyük bir sürpriz bekliyordu Piraye’yi. Yanında ufacık kaldığı büyük camının hemen arkasındaki beyaz koltuğa oturdu ve dışarıya baktı. Köprü yoktu. İki kollu canavar misali iki kıtayı kucaklayan koskoca köprü, üzerindeki yüzlerce araba, yüzlerce insan, ışık, hiçbir şey yoktu. Farkında olmadan ayağa kalkmış ve yüzünü cama dayamıştı. Karşı kıyı en ufak ayrıntısına kadar görünüyordu; fakat köprüden eser yoktu. Uzun bir süre yanıldığını, köprünün üzerine çöken sisin, köprüye görmesine engel olduğunu düşündü ve bu sisin geçmesini bekledi. “Zaman” ilerliyordu, alacakaranlık iyice kendine göstermiş, ve sis tamamıyla kalkmıştı. Ayın şavkı oldukça net bir biçimde yansıyordu olmayan köprünün yerine. Denizi görebiliyor, geçen gemileri seçebiliyor, karşı kıyıdaki araba farlarını takip edebiliyordu, ama köprüyü göremiyordu.

Uykusuzluktan gözleri kapanıyor ve buna daha fazla karşı koyamıyordu. Bu saçmalık tamamen uykusuzluğun tesiriydi ve sabah uyandığında köprü arabalarıyla, bir yerlere yetişmeye çalışan insanlarıyla birlikte orada, karşısında duracaktı. Ama o an uyuması gerekiyordu.

Gün dayanılmaz bir baş ağrısıyla merhaba demişti. Yataktan kalkmak istemiyordu çünkü küçücük bir çocuk gibi korkuyordu. Kahvesini alıp her sabah yaptığı gibi salonuna gidecek ve balkonuna çıkacaktı. ‘’Peki ya köprü…’’ diye içinden geçirdi.

Ve köprü yine yoktu.

Bunun üzerine hemen bilgisayarına davrandı ve herhangi bir haber sitesi açtı. İstanbul’un bu haberle sarsılacağını, köprünün bu aniden yıkımının sebebinin bütün muhabirler tarafından araştırılmış haberlerini göreceğini umuyordu. Ama yoktu.

Günler, haftalar geçti. Köprü hala yoktu. Bununla beraber bazı küçük ayrıntılar da yok oluyordu hayatından, mesela yıllar önce İngiltere’den aldığı kalemi, çalışma masasındaki küçük camdan yapılmış fil, okuduğu birkaç kitap… Bunların bazılarının yokluğunu hissediyor, bazılarının farkına dahi varmıyordu. Günler geçiyordu. Hiçbir şey yiyemez, çalışamaz, düşünemez olmuştu. Aklında sadece bir tek soru vardı; “Neler oluyor?”

Yıllar önce Kemal’in çok yakın dostu Neriman’la görüşüyorlardı. Neriman oldukça düzgün, hırslı, işinde başarılı, yaşamayı bilen, hayat dolu bir kadındı. Piraye onu hiç sevmezdi, bunun nedeni aslında tamamen zıt karakterlere ve inançlara sahip olmaları değil, Piraye’nin hiçbir zaman kabullenmediği kıskançlığı ve onun gibi olma isteğiydi. Neriman Kemal’e Piraye’nin ciddi bir psikolojik desteğe ihtiyacı olduğunu söyler, ve kabul ettiği taktirde onu tanıdığı çok iyi bir doktora götürebileceğini söylerdi. Kemal bunu Piraye’ye her söyleyişinde, acırcasına bir bakış ve alayla karşılaşır, onun kimseye muhtaç olmadığını ve kimseye anlatacak bir derdi olmadığını bilmesi gerektiğini söylerdi.

Yine bir gün, sabaha karşı saat dört sularında, o doktora gitmeye karar verdi. Evet, belki de yavaş yavaş hayata teslim oluyordu. Çünkü hayatın ona oynadığı bu oyundan gerçekten sıkılmıştı. Bunu gidip bir uzmanla paylaşmak istiyordu. Amacı dert yanmak değildi çünkü kimsenin fikrine ihtiyacı yoktu, sadece bütün bunların sebebini merak ediyordu.

Doktor Cihan, kırklı yaşlarında kır saçlı, uzun boylu, yapılı bir adamdı. Piraye’nin anlattıklarını herkesin başına gelebilecek olağan olaylarmışçasına dinliyordu; çünkü durumunun ciddiyetini Piraye’ye hissettirmek onu kaybetmekten başka bir işe yaramayacaktı. Doktorluk hayatı boyunca böyle bir vakayla karşılaşmamıştı. Her gün Piraye’nin seansı bittikten sonra farklı farklı doktorlarla toplantı yapar, toplantılar sırasında yurtdışındaki hastanelerle bağlantı kurar, Piraye’nin durumunu ve tedavisini tartışırdı.

“Hasta çok ağır bir psikolojik bunalımdan geçiyor. Kadının anlattıklarını daha doğrusu söylediklerini duysanız… Anlatacak hikâyesi zaten yok. Kaç yaşındasınız diye sorduğumda dünya zamanıyla ilgilenmediğini, saat kullanmadığını, yılları saymadığını söyledi ve…-“ Masadaki başka bir doktor sözünü keser ve;

Nedeni ne peki? Zamanla ilgilenmemesinin?

Doktor Cihan hızla cevap verir;

- Tanrının insanı “zaman”la cezalandırdığını, kimse zamana karşı koyamadıkça Tanrı gücünün farkına vardığını düşünüyor, bu nedenle zamanı inkar ediyor. Bir çeşit Tanrıtanımazlık, ama ölümden sonra hayat olduğuna inanıyor işin ilginç tarafı. Yıllardır bırakın profesyonel desteği, bir arkadaşıyla bile konuşmamış bütün bunları. Ve şimdi yaşadığı bu ağır depresyon beyniyle birlikte ona bir oyun oynuyor. Boğaz köprüsünü göremiyor mesela, aslında yok olduğunu iddia ediyor, sadece köprü değil, kendisine ait büyük küçük, önemli önemsiz her nesne kayboluyor bir bir. Yani beyni onları görmeyi reddediyor. Odada uzun bir sessizlik olur. Bütün doktorlar şaşkın, gözleri açık bir şekilde düşünmeye başlarlar. Doktorların yardımcıları yeni mezun stajyerler bu olay karşında donakalırlar ve bütün söylenenleri en ufak ayrıntısıyla not ederler. Odadaki bu derin sessizliği bozacak kişi yine Doktor Cihan olacaktır ;

Kısacası arkadaşlar ben derim ki, Piraye’yi hastaneye alalım, ve yakından ilgilenelim. Durumu her gün göz ardı edilemeyecek kadar ağırlaşıyor. Kendi başına yemek yiyemeyecek hatta kendi başına yürüyemeyecek hale gelecek. Çünkü evindeki nesneler kendi zihninde onu terk edecek ve dolayısıyla kanepesinin yeri kendi zihninde boş olacak ama aslında kanepe yine yerinde duracak. O yürümeye çalıştıkça ayağı takılacak, düşecek. Anlayacağınız kendi başına yaşamayacak hale gelecek. Hoş, hastanede de yapacaklarımız şuan yaptıklarımızdan pek de farklı olmayacak ama… En azından denemeliyiz, siz ne dersiniz?

Diğer doktorlar hep bir ağızdan aşağı yukarı aynı şeyi mırıldanırlar; Doğru, yapılabilecek en doğru şey bu.

Bununda faydası olmaz ama…

Haklısın denemeye değer…

Doktor Cihan bütün sesleri o etkili ses tonuyla bir anda kesiverir, Tamam arkadaşlar, toplantı bitmiştir, der.

Odadaki herkes kitap ve defterlerini yavaş yavaş toplamaya başladığı sırada Doktor Cihan pencerenin kenarında durmuş, bu odadan çıkıp bir hemşireyle birlikte Piraye’nin evine gideceğini, eşyalarını toplayıp hastaneye getireceğini düşünmektedir. Bunları düşünürken farkında olmadan tebessüm eder. Bu tebessümü odadaki genç doktorlardan biri fark eder ve usulca hocasına yaklaşır, “Neden gülümsüyorsunuz?” der. Genç doktorun sesiyle irkilen Cihan biraz düşünür ve gözüyle doktorların odadan çıkmasını beklemesini işaret eder. Herkes odayı terk ettikten sonra;

“Neye güldüm biliyor musun? Bu kadın hayatı boyunca kimseye muhtaç olmayacağım diye kendini paralamış ve aklını kaybetmiş. Şimdi sadece bir iki kişiye muhtaç olmakla kalmayacak, herkesten yardım istemek zorunda kalacak, dediğim gibi kendi yaşayamayacak hale gelecek. Ne kadar ironik… Ölüme ve zamana inanmayan, kimseye muhtaç olmak istemeyen kadın, “ay”lar sonra yardıma ‘muhtaç’ bu hastane odasında ölecek… Çok yazık.” der.

Bu kadar basitti işte. Yıllar boyu zamana kendince meydan okuyan kadın, etrafındaki her şeyi gerçek anlamda kaybetmiş, bütün gerçeklikler tarafından terk edilmiş, yalnızca insanlardan değil nesnelerden bile soyutlaştırılmış bir biçimde bembeyaz ve bomboş bir odada yaşayacak ve ölümünü bekleyecektir. Bu hastane odasında zihninde kaybetmediği ve her gün gördüğü tek nesne ise, duvarında asılı duran siyah kadranlı saat olacaktır.